yazı: Dan Prosser
fotoğraf: James Lipman & Aston Parrott

Patlayıcı bir güç değeri mi, yoksa yoğun bir etkileşim mi? İlk modern McLaren ile İngiliz üreticinin güncel giriş modeli arasında kalanların işi hiç de kolay değil.

Tıpkı F1 ve P1 gibi, 540C de McLaren için yepyeni kapılar açan bir otomobil. Hayır, en hızlı ya da en pahalı olmak gibi konularda iddialı değil. Aslına bakarsanız en yavaş, en güçsüz ve maksimum hızıyla 200 mil bandının altında kalan tek McLaren modelinden söz ediyoruz. Peki nedir bu 540C’nin olayı? Cevap: 126.000 sterlinlik fiyatıyla McLaren Automotive dünyasının giriş noktası olması. Tabii sıfır km bir McLaren alacaksanız… Şayet ilk satılan 12C’lerin ikinci el ilanlarına bakacak olursanız, az kilometre yapan temiz örneklerin 110.000 sterlin civarında satıldığını görebilirsiniz. Bulduğumuz en uygun örnek 110.000’den ucuzdu, ama 540C için gerekli miktarı gözden çıkarırsanız, daha modelli ve çok düşük kilometreli bir 12C’niz olabilir. O halde soru geliyor: 126.000 sterlini 540C’ye mi harcamalı, ikinci el bir 12C’ye mi?

Kapak konumuz için bir araya getirdiğimiz 11 adet McLaren’ın içinde F1 ve P1 gibi büyük efsaneler olunca, 540C ve 12C o kadar da dikkat çekemediler doğrusu. Fakat makalenin bu kısmını hazırlamak için otoparktan çıkıp, Mount Snowdon virajlarında kaybolunca, burada fazlasıyla heyecan verici ve fazlasıyla özel performans otomobillerinden bahsettiğimizi anladım.

İki otomobil nefis bir kış güneşinin altında yan yana dururken, 12C’nin (McLaren akıllılık edip 2012 yılında otomobilin ismindeki ‘MP4’ ismini kaldırdı) 540C’den daha küçük olduğuna inanmakta zorlanıyorum. Elimdeki teknik verilere defalarca bakıyor, fakat her defasında aynı sonuca ulaşıyorum… Otomobillere yeniden baktığımda ise, 12C’deki çamurluk hatlarının aracı bir şekilde daha iri gösterdiğini fark ediyorum. Evet, 12C’nin şişkin çamurlukları ve ön kısmındaki geniş ızgaraları otomobilin kaslı bir kurbağa gibi görünmesini sağlıyor. Saçma tasvirimi bağışlayın, ama onu gün boyu 540C’nin dikiz aynasında izledikten sonra bile, bu fikrim değişmedi. Bu arada, söz konusu duruşu sevdiğimi de ifade etmem gerek.

Tabii 540C’nin tasarımını göz ardı etmek de imkansız. Sadece arka kısımdaki karmaşa beni biraz bozuyor ki, Sports Series modellerinin en gelişmişi olan 570GT’deki daha saf ve basit çizgiler bana daha fazla keyif veriyor. Yine de 540C’yi gören insanlar, otomobilin tasarımını yorumlayarak bu şeyin on saniyeden kısa süre içerisinde ürkütücü hızlara ulaşabildiğini anlayabilir.

En yavaş McLaren dedik ama gelin McLaren standartlarında ‘en yavaş’ ne anlama geliyor bir bakalım: 540 bg güç, 540 Nm tork, 3.5 saniyelik 0-100 zamanı ve 320 km/s’lik maksimum hız… 12C ise 625 bg, 600 Nm, 3.1 saniye ve 333 km/s ile aynı disiplinlerde çok daha potansiyelli ki, bunda şaşılacak bir şey yok. Ne de olsa, 12C’nin bulunduğu Super Series sınıfı, 540C’nin bulunduğu Sports Series’in bir üst basamağı.

McLaren burada gördüğünüz 12C’ye ‘Job 1’ lakabını takmış, çünkü bu otomobilin şasi numarası 0001. McLaren üretim ofisindeki görevini tamamladıktan sonra şirketin klasikler departmanına devredilen otomobili A4086 kodlu dağ yoluna çıkarmadan önce kelebek kanadı gibi hareket eden zarif kapıyı çekiyor ve dört yıllık aradan sonra 12C ile tekrar kavuşmanın sevincini hissediyorum.

2014 yılında 12C’nin yerini alan 650S’in iç mekanı ile mimari anlamda büyük bir benzerliğe sahip olsa, 12C’nin kabini on yaşında gibi hissettiriyor. Bunun büyük oranda deri döşemeyle ilgili olduğunu sanıyorum, çünkü koltuklara ve direksiyona bakınca otomobil daha yaşlı görünüyor. Kızmayın ama bunları düşünürken aklıma birkaç sene önce kullandığım 2002 model VW Passat geliyor ve biraz üzülüyorum… Evet, kendi adıma…

Neyse ki Passat’ı unutmam için 12C’yi hareket ettirmem yetiyor, çünkü buradaki sürüşün elementleri, bir Alman sedanının rüyalarına bile giremez. Bu elementlerden ilk olarak motor dikkat çekiyor. 3.8 litrelik V8 makineyi başka modellerde bulmak da mümkün, ama bence söz konusu motorun en tatlı hali 12C’de… Tipik olarak 3500 d/d altında kayda değer şeyler yaşatmayan bu motor, ara devirlerde patlayıp 8500 d/d’deki kırmızı çizgiye kadar ilerliyor. 12C’nin düzlük hızlanmasına diyecek yok, fakat otomobille düzlükte hızlanırken en çok keyif aldığım şey, süratten ziyade son devirlerdeki motor kaynaklı enerji ve heyecan dalgası oluyor. Öyle karakterli bir ses ki, arkanızdan resmen şarkı söylüyor gibi hissediyorsunuz.

Dikkat çeken ikinci detay, 12C’nin pürüzsüz sürüş kalitesi. Bütün Super Series modelleri gibi, McLaren’ın ProActive Chassis Control isimli sistemi 12C’de de mevcut. Geleneksel çift salıncaklı mimariye ve geleneksel yaylara sahip olsa da, hidrolik ara bağlantılı amortisörleri ile farklılaşan bu sistemin amacı konfor ile sportifliği ayırmak ve duruma göre her iki sürüş özelliğini de ayrı ayrı ortaya çıkarabilmek. Ayrıca 12C’deki bu sistem sayesinde burulma önleyici barlara gerek kalmadığını da belirteyim.

Sürüş kalitesi o kadar başarılı ki, Sport veya Track gibi agresif modlara geçtiğinizde dahi yol ile yeterince iletişim kuramıyor, bir diğer deyişle, poponuzu asfaltın üzerinde hissedemiyorsunuz. 12C’den sonra çıkan Super Series modellerinde söz konusu sürüş kalitesinden biraz ödün verildi ve karşılığında ciddi bir etkileşim yaratıldı, fakat türün ilk örneğindeki durum, yoldan birazcık soyut olmakla ilgili. Buna bir de fazla yumuşak olan ve benzer bir soyutluk hissettiren direksiyonu eklendiğinizde renkler biraz daha soluyor. 12C’nin performansına ve tutunmasına diyecek hiçbir şey yok, ama sürüş karakterindeki ve direksiyondaki konfordan dolayı kendinizi bir GT otomobili kullanıyor gibi hissediyor ve limitleri zorlamaya çekiniyorsunuz.

Bütün Sports Series modellerinde burulma önleyici barlar kullanılıyor ve bana kalırsa bu detay 540C’nin etkileşimini güçlendiriyor. Öyle ki, hızlı gitmenin ödülünü vermek konusunda yeni otomobilin 12C’den daha cömert olduğunu sık sık düşünüyorum. 540C’nin şasi ayarları gündelik kullanıma biraz daha uygun olduğu için, burada 570S’teki (bir sonraki sayfada) kusursuz sportifliği bulmayı beklemeyin. Zira otomobilin amacı McLaren performansına giriş dersi vermek, arsızca gündelik sürüş yapmak ve daha sportif bir model için basamak olmak.

12C’nin aksine, 540C’nin direksiyonu çok iyi hissettiriyor. Esasında, bu karşılaştırmadaki direksiyon hissiyatı farklılığı modern McLaren direksiyonlarındaki evrimi anlatıyor: Yumuşak ve hissizden, detaylı ve direkte… Doğrusu sürüşle ilgili hemen her konuda 12C’ye kıyasla çok daha iyi hissettiren ‘baz’ McLaren, Woking mühendislerinin kısa sürede ne kadar ciddi bir ilerleme kaydettiğini kanıtlıyor.

540C’nin kabin mimarisi ve kabindeki sıkılık hissiyatı doğal olarak daha önde, fakat test aracımızın kabiniyle ilgili özel bir durum var: Tamamıyla siyah deriyle kaplanan iç mekan bir hayli heyecansız ve donuk duruyor. Oysa 570S ve 570GT gibi kardeşlerden bildiğimiz kadarıyla, bu serideki iç mekanları renkli ve fazlasıyla çekici ortamlara dönüştürmek mümkün.

Yaşlı kurdun en büyük numarası motor bölümünde gizli. Zira 540C’nin üst devirleri heyecan vermediği gibi, bu devirlerde duyduğunuz sesler de 12C’deki kadar karakterli olmuyor. Ya da şöyle izah edeyim: 12C’nin motoru turbo beslemeli güç ünitelerinin daima sıkıcı olmadığını kanıtlarken, 540C’nin motoru turbo beslemeli güç ünitelerinin çoğunlukla sıkıcı olduğunu kanıtlıyor.

Olaya McLaren şirketi açısından bakarsak, 540C firmanın gelmiş geçmiş en ucuz ve en yavaş modeli. Bu, ortamlarda söylemekten o kadar da keyif almayacağınız bir gerçek değil mi? Oysa 12C’yi McLaren’ın modern zamanlarda ürettiği ilk yol otomobili olarak anlatabilirsiniz. Bu yüzden 12C’nin daima özel hissettiren bir yanı olacak. Üstelik özel hissettirme bahsi, otomobil yaşlandıkça daha da güçlenecektir…

Gölgeler uzamaya, güneş alçalmaya başladığında iki otomobil arasında kesin bir tercih yapıyorum. Tercihim 12C’yi mutlu edecektir… Öte yandan, motorunu saymazsak, 540C’deki sürüş tecrübesi hemen her konuda 12C’den daha etkileşimli ve daha bağımlılık yapıcı. Peki ortadan motorlu spor otomobillerden konuşuyorsak, en önemli şey bu değil midir? Evet ama ben yine de 12C’yi alacağım.

Leave a reply